11 Kasım 2009 Çarşamba

Tunus

Arzu'nun bu sene silinecek millerini kullanmak için yer ararken şansımıza Tunus çıktı. Aslında önce Portekiz dedik, Ankara'dan vize almak gerekiyordu. İspanya'ya ben gitmek istemedim. O sırada Fas olsun dedik ve biletleri falan araştırırken, ben Tunus'a niye gitmiyoruz dedim. Üzerine 360TL gidiş-dönüş uçak bileti bulunca... karar verildi. Arzu artık milleri daha sonra İspanya için kullanacak. Tunus Air kredi kartı kabul etmiyor. Havale ile falan uğraşmamak için, eve de yakın, gittim ofisten bileti aldım. Kısa bir gezi olacak, 10 gün, sanırım Tunus için yeterli...

Aslında Tunus hakkında fazla bir bilgim ve oraya gitmek gibi bir niyetim yoktu. Sonradan hatırladım, geçen günlerde Hanibal ile ilgili ufak bir araştırma yapmıştım. Herhalde ordan aklımda kalmış. Hanibal Tunus'tan yani meşhur Kartaca'dan çıkıp, İspanya dolaylarında Romalılara epey bir kök söktürdükten sonra, savaşı kaybediyor ve Bitinya kralı Prusa'nın yanına sığınıyor. Bursa şehrini onun kurduğuna dair rivayetler var. Bir de mezarının Gebze'de olduğu biliniyor.

Uçak bu akşam 20'de kalkıyor... Artık yazabilirsem yazarım yoksa dönüşe kalacak. Kalacak yer falan ayarlamadık, gidince buluruz diyoruz...

09 Mart 2009 Pazartesi

Mumbai Havalimanı

Önemli bilgiler:

Mumbai Uluslararası Havalimanında, Duty Free'de Rupi kabul edilmiyor. Var olan üç tane döviz bürosu, tahmin edileceği üzere elde kalanları çok ucuza bozuyor. Havalimanı hala inşaat halinde, bu nedenle servisler, özellikle Pasaport Kontrolünden sonra tam oturmamış. Duty Free'lerde sigara, içki ve çikolatadan başka bir şey yok. Bulunsun diye hediyelik eşyalar satan iki tezgah koymuşlar. Burada 50Rs aldığım rikşa, 390Rs idi. Gazete, kitap satan bir yer var, pek zengin değil, dergiler satılmıyor. İçeride Pizza Hut falan var. Yeme içmede sorun yok. Bir de geniş koltukların olduğu dinlenme odası. Erken gidenlerin işine yarar.

Havalimanına, ana girişten, bileti olmayanı almıyorlar. Hatta bazen, çok erken gidilirse de alınmadığı söyleniyor. Biniş kartını almadan önce, içeride bulunan güvenlikten, uçağa verilecek bagaj geçiriliyor. Bir güvenlik bandı takılıyor. Ondan sonra check-in yapılıyor. Ben gittiğimde, uçakta bir saat de gecikme olmasına rağmen, kontuarı 4 saat önce, erkenden açmışlardı.

Bagaj kaplama hizmeti var. Ücreti 200Rs, eğer güvenlik plastiği açtırırsa yeniden kaplama garantisi de veriyorlar. İsterseniz 40Rs'lik Streç Film (mutfakta kullanılan, ev tipi) ve bir paket bandı ile de aynı işi görebilirsiniz. Ama bu işlemi güvenlik bandı takıldıktan sonra yapmalısınız. Yırtılırsa bir daha kaplayamazsınız. O nedenle ben güvenlik bandından geçtim. Sonra streç filmle sardım, onların gözü önünde bantladım. Güvenlik bandı altta kalıp, yarı görünmez olduğundan, n'olur n'olmaz deyip bir daha güvenlikten geçtim. İyi de oldu, iki bant ile sırt çantası parçalanmalara karşı daha bir güvenli hale geldi. Güvenlikçi elemanlar gülüp bir daha gelmiyeceksin değil mi? diye espri yaptılar.

El bagajınıza muhakkak havayolu şirketinin el bagajı kartını takın. Pasaport kontrolünden sonra bir damga vuruluyor ve bu uçağa binerken kontrol ediliyor.

Bu işlemler nerden baksanız bir buçuk, iki saat sürüyor. Ona göre havaalanına erken gidin.

Colaba bölgesinden Havaalanı taksi ile 300Rs.'e gittim. Gece saat 1'e doğru. Gündüz de aynı fiyat olmalı. Yani gece tarifesi falan yok. Belki ana caddeye çıksam daha ucuza bulurdum. Ama o saatte uğraşmak istemedim.

06 Mart 2009 Cuma

Mumbai'den eve dönüş

Bu sabah odadan çıkarken yan odada kalan kız da kapıyı açtı, elinde kahvaltı tepsisi, bunu nereye koyuyoruz dedi. Bilmiyorum deyince, kahvaltı yapmıyor musun? dedi. Bende, oda ücretine kahvaltının dahil olduğunu böylece öğrendim. Kızın verdiği numarayı aradım ve kahvaltım odaya geldi.

Otelden çıkınca Fil adasına gitmeye karar verdim. Teknenin kalkmasını beklerken yalnız bir kız geldi. Ben komşu kız mı diye şüphedeyken, selam verince Mariana ile tanıştık. Moldovyalı, Moskovada yaşıyor. Onun ilk günü, dün gece gelmiş. Dünyayı epey bir gezmiş.

Fil adasına gidiş bir buçuk saat sürdü. Kayalara kazılmış tapınakları en fazla bir saatte gezdik, ve öğlen olmadan dönüş için tekneye bindik. Teknede bir rehber kıza, nerede bir süpermarket bulabileceğimi sordum. Türkiye'den ve rehber/meslektaş olduğumu öğrenince hemen ilgilendi. Bir ara inşallah deyince adını sordum, müslümanmış. Böylece ilginin nedenini anlamış oldum. Ben de bu yakınlıktan istifade, havaalanı ile bir kaç şey sordum. Hemen bir arkadaşını telefonla aradı ve beni bilgilendirdi. (Fakat, Duty Free'de rupi alınıyormuş dedi ve beni yanılttı, o Hintli vatandaşlara mahsus imiş. Olsun, iyi niyeti yeter...)

Tekneden sonra rehber kızın tarif ettiği süpermarkete gittik ama aradıklarımı pek bulamadım. Sonra Mariana döviz bozdurmak istedi ama ne mümkün. Delhi'nin göbeğinde sadece bir banka bozuyor, onun da sistemleri çökmüş. Karaborsaya da güvenilmez. Sonra şehirlerarası otobüs bileti için bir belediye otobüsü merkez durağı görevlilerine şehirlerarası terminali sorduk. Herkese eğlence olduk. Yarım saat sonunda anlaşamadan ayrıldık.

Sonrası otele döndük. Uçak sabahın beşinde kalkıyor. Odayı akşam 18'e kadar tutmuşum. Tüm gece sırt çantası ile ne yapacağımı bilmiyorum. Mariana benim odaya bırakabilirsin deyince üzerimden büyük bir yük kalktı. Son hazırlıklardan sonra odayı boşalttım ve saat 18 olayı önemini yitirince Mariana ile şehri gezmeye çıktım.

Önce taksi ile Hacı Ali Cami'ne gittik. Burası camiden çok bir dergah. Tasavvuf müziği yapan müzisyenler ilginçti. Bir de ziyaretçiler arasında epey bir Hindu vardı. Sonra yakında bulunan buranın en önemli Hindu tapınağına gittik. Bu Hindu tapınakları bana pek ilginç gelmiyor. O nedenle içeri girmedim. Dışarıda Mariana'nın ayakkabılarına göz kulak olurken ziyarete gelenlerin fotoğraflarını çektim.

Tapınaktan sonra taksi ile "Dhobi Ghat" denilen dünyanın en büyük "canlı" çamaşır makinesini görmeye gittik. İlginç bir yer ve Mumbai'ye gelenlere, bir göz atmalarını tavsiye ederim.

Mumbai'de önemli bir İran asıllı topluluk var. Bunlar çok eski bir din olan zerdüşt/mazdeizm/mecusi dinine inanıyorlar. Hindistanın en zengin adamı Tata'nın sahibi de bu topluluktan. Ölüleri kuşların yemesi için, bizde eski Likyalılarda olduğu gibi, yüksek yerlere koyuyorlar. Orayı görmeye çalıştık ama girmek yasakmış.

Sonra ben süpermarket aramaya devam ettim. Çünkü oldukça modern bir mahalledeyiz. Bir kaç kişiye sorduk. Anladım ki burada süpermarket kelimesinin anlamı bilinmiyor. En sonunda 10 yıldır burada yaşadığını söyleyen bir Avrupalı hatuna sorduk. Güldü, ve yok dedi. 10Km uzakta bir Mall varmış. Ancak orada bulabilirmişiz. Şimdi bazıları, yahu kardeşim ne yapacaksın süpermerketi diyebilir. Çünkü, normal bir süpermarkette yerel insanların yediği ürünler, baharatlar, üzerinde gerçek fiyatları ile bulunabilir. Turistik Masala almak istemiyorum ama görüyorum ki imkansız... (Arzu gelince öğrendim, Central tren istasyonu yakınlarında, Bellasis Road, büyük bir alış veriş merkezi varmış, Hintli rehber kız orayı uzak diye söylemedi herhalde)

Artık akşam oluyordu. Colaba turistik bölgesine belediye otobüsü ile geri döndük. Otobüse binmek Mariana'nın fikri idi, ucuz ve çabuk bir şekilde otelin kapısına kadar geldik. Otobüs dökülüyor ama içinde iki tane LCD TV var. Bu Hindistan çelişkileri bitmez. Colabaya dönünce kız otele gitti, bende alış verişe. Bir saat dolanıp, bir kaç tişört, kaju fıstığı ve baharatlar falan aldım. Vakti ezmek için bayağı yavaş hareket ediyorum. Sonra tekrar Mariana ile buluştuk. Önce bir kafede ona gideceği yerler hakkında bilgi verdim. Sonra bir Cafe Mondegar'a geçip bir şeyler yedik. İçerde bulunanlar turistler ve modern hindular. Ortam, tam bir Beyoğlu ortamı. 45. günde nihayet Hindistan'ın modern yüzünü tanıdım. Bir bira, en ucuz 170Rs ve genç insanlar şişe şişe içiyorlar. Bunun anlamı paraları var. Mini etekli hintli kızlar da görmek mümkün. Burası Hindistan için bir başka dünya. Mariana'ya böyle bir yeri Mumbai'den ayrıldıktan sonra göremeyeceksin diyorum ama hala pek anlamış değil.

Neyse, öyle böyle derken saati 23.30 yapıyoruz. Kızcağızın da uykusu geldi. Yol yorgunu, otele gidip sırt çantasını alıyorum ve şimdi olduğum İnternet kafeye geliyorum. Burası gece saat bire kadar açık. Burayı kapatınca bir taksi ile havaalanına giderim. Sanırım 300-350Rs bir şey tutuyor. Uçak sabaha doğru 5.15 de kalkıyor. Türkiye-Hindistan saat farkı: 3 buçuk saat

Türkiye'ye dönünce, bu son günler ile yazdıklarımı bir daha gözden geçirmeyi planlıyorum. Umarım okuyanlar bir şekilde yararlanmışlardır. Eksik kalan şeyleri bilahare tamamlamayı düşünüyorum.

Evet bir seyahat daha bitiyor, darısı yeni yolculuklara...

05 Mart 2009 Perşembe

Bombay, Mumbai

Bu sabah Mumbai'ye geldim. Burası kalacak yer açısından, herkesin söylediği gibi oldukça pahalı. Tek başıma bir odaya 1400Rs veriyorum. Bir diğer seçenek 200Rs'e Salvation Army'nin dormitory'sinde kalmak ama güvenlik ve de temizlik açısından hiç gözüm tutmadı.

Tren sabah'ın köründe Mumbai'ye vardı. Dışarda, karşıma ilk çıkan, uzun entarili müslüman bir taksici oldu. Colaba için iki lira istedi, bir buçuk verdim anlaşamadık, başkalarına baktım, o sırada bir müsteri almış beni de çağırdı. Müşteri kız da çağırınca gittim. Hollandalı kız, seni tanıyorum, Palolem'de aynı yerde kaldık deyince, onu hatırladım. Sonrası kız, ucuz olduğu için, Salvation Army gittiğini söyledi, bende ona takıldım.

Daha sabahın altısı, Salvation Army'de saat dokuza kadar bekleyin, çıkanların yerine geçersiniz dediler. Kantinde beklerken, beş altı tane daha bekpekırs peydah oldu. Ucuz olsun 200'e dormitori'de kalırım diye 600Rs olan boş odalardan birini almadım yani kaçırdım. Sonra koğuşu görünce, hemen çantamı aldım ve Bentley otele gittim. Ve ertesi gün saat 18'e kadar 2000Rs. bayıldım. Biraz pahalı oldu ama son günüm, yorgunluktan hiç bir şey düşünecek durumda değilim.

Bentley otele yerleştikten sonra Mumbai'yi yaya olarak şöyle bir dolaştım. Daha doğrusu Lonely Planet'in çizdiği rotayı takip ettim. Gateway of İndia, geçenlerde saldırıya uğrayan Tac Otel, Oval Maidan yani Oval Meydan'ı falan gördüm.

Sonra taksi ile CST tren istasyonu gittim. Burası Victoria Terminus olarak da tanınan İngilizler zamanında yapılmış muhteşem bir yapı. Sabah karanlıkta pek bir şey görememiştim. İstasyondan yürüyerek Crowford Markete gittim. Burası bir nevi Mısır Çarşısı gibi bir yer diyelim. Hemen bir anutçu yapıştı. Adamı kovuyorum gitmiyor. Neymiş, burada, gelen turistlere çarşının geleneği olarak bedava rehberlik hizmeti verilirmiş. Bayağı iyi bir numara. Sonunda bir punduna getirip elemanı ektim ya da benden ümidi kesti, kayboldu. Havaalanında sırt çantasını kaplamak için bir streç film aldım. Tezgahtar üzerinde yazan fiyatın yarısını aldı. Daha önce de yazmıştım, Hindistanda, bazı turistik yerler hariç, fiyatlar ürünlerin üzerinde "basılı" olarak bulunuyor. Su şişelerinde bile...

Pazarın karşı sokakları, gerçek Hindistan, yani kaos ve kargaşa, toz ve duman, bilmem anlatabiliyor muyum. Müslümanların yoğun olduğu bir bölgeye benziyor, sokağın sonunda büyük bir cami var. Burada, gözlerime bir toz kaçtı, ne oldu anlamadım, gözlerimi açamıyorum. Zehir gibi, hemen bir taksiciye yanaştım. Adam pazarlık olayını anlamadı, taksimetreye baktı. Ama, dedim ya resmen kör oldum. Adama 50Rs deyince hemen kabul etti ve otele döndüm. Bir duş aldıktan sonra bir şey kalmadı.

Açıkcası eve dönüş moduna girdiğim için fazla müze falan motivasyonum kalmadı. Colaba Causeway caddesine çıktım. Butün hediyelik, turistik ıvır zıvır burada satılıyor. Cadde üzerinde en suratsız yüzümü takınıp üç tur attım. Herşeye rağmen burada satıcılar Delhi falan gibi yapışkan değiller.

Mumbai Hindistan'ın modern yüzü. Burada gecekondu mahallelerine gitmezsen rikşa, tuk tuk benzeri taşıtlar yok, ki gitmedim... Temiz bir şehir, Hindistan kıstaslarına göre ...

Delhi, ne kadar Ankara ise, Mumbai ya da eski adıyla Bombay o kadar İstanbul. Sokakta yürüyen insanların kıyafetinden, yüz ifadelerine kadar öyle... Denizi, zengini, fakiri, gecekondusu, tarihi yapıları, bu havayı veriyor. Bir tek hala süpermarket arıyorum bulamadım. Vardır ama kalburüstü insanların yaşadığı yerdedir. Biz turistler her zaman eski, turistik bölgelere tıkışıp kalıyoruz... Aynı İstanbul'a gelen turistlerin Sultanahmet'ten çıkamayıp bu ülkede normal bir dükkan yok mu demeleri gibi...

Akşam önce meşhur Leopold Cafeye gittim. Burası sıkışık masalar, bar restaurant karışımı bir yer. Fiyatlar uçmuş. Hindistan düzeyini geçtim, Türkiye düzeyini ikiye katlar. Hemen oturduğum masadan bir şey istemeden kalktım ve benzeri Cafe Mondegar'a gittim. Cafe Mondegar'da fiyatlar daha mantıklı. Mantıklı diyorum ama iki bira ve bir makarna 500Rs. (20TL) Hindistan için ya da büyük bir kısmı için diyelim, yani Mumbai hariç, bu bir servet...

(Şimdi eve dönünce İnternet'ten baktım. Meğerse Cafe Leopold, Mumbai saldırılarında ilk etkilenen yermiş ve orada 10 kadar kişi ölmüş. Bir de bazı sayfalarda buranın ucuz olduğu yazıyor ki, sanırım o eskidenmiş. Ekşi Sözlükte ise aynı benim yaptığım gibi biraz yürüyüp Mondegar'a gidin yazmışlar, Bu yerlerde böyle cahilce dolaştığım için kendimle gurur duyuyorum ;-)

Bu günlük böyle.. yarın ne yaparım bilmiyorum... görecek yerleri gördüm, bir fil adası var ama bilmiyorum gider miyim...

04 Mart 2009 Çarşamba

Mumbai yolunda

Bu sabah Anjuna'nin meşhur pazarını gezip ve biraz alış veriş yaptıktan sonra guesthouse'dan ayrıldık. Anjuna pazarı, iyi pazarlık yapmak şartıyla alış veriş için uygun bir pazar. En azından, bir turistin, alabileceği her türden ürünü bulmak mümkün.

Pazar olayını tamamladıktan sonra kapıda bekleyen taksici ile 300Rs'e anlaşıp Panjim'e geçtik. Yolda, taksici gayet samimi arkadaşların bir yeri var, hepsi iyi çocuklar, durursak bana kupon da veriyorlar, alış veriş yapmasanız da olur, deyince, vaktimiz de var. Peki, tamam dedik. Durduğumuz yer Kapadokyadaki halıcıların benzeri bir yer. Halı satıcısı bizimkilere göre epey acemi idi. Elemanı fazla yormamak için biz Türküz ve üstelik de rehberiz deyince, hemen satışı bıraktı. Mağazada ayrıca biraz kuyum ve bir kaç hediyelik eşya vardı. Sonuçta yola devam ettik ama taksici arkadaşın satış ısrarları bitmedi. İki yere daha uğrayalım sizden 200Rs alırım bile dedi, baktık ziyaret edilecek arkadaşların sayısı artıyor. Yeter, sen bizi otobus istasyonuna bırak, başka bir şey istemiyoruz diye kestirip attık...

Panjim'den Margao'ya ekspres otobüsle gittik. Ekspres otobüs daha pahalı, 22Rs yani 80 kurus, ayakta yolcu almıyor. Bu yolculuk bir saat sürüyor. Margao'da önce otobüs terminalinde, son olarakta şehir merkezinde duruyor. Buradan bir rikşa ile tren istasyonuna geçtik.

Yolda bir grup sendika üyesi işçi bir ağacın altına toplanmış, slogan atıyorlardı. Etrafta kimse de yok. Bir kaçıyla göz göze geldim, adamlar utangaç gülümsediler, durumlarının garipliğinin onlarda farkındalar.

Arzu dönüş için Mumbai biletini aldı. Şansımız yaver gitti, yer vardı, çünkü dün İnternetten baktığımızda, durum bekleme listesi 3 idi. Bu arada saat 15.15 olmustu, istasyonda şimdi bulunduğum İnternet kafeyi de görünce, Arzu istersen "sen burda kal, saat 18'e fazla zaman kalmadı. Bende yorgunum, otobüslerle uğraşmayayım, zaten günde 7 sefer varmış, taksi pahalı Palolem'e bir rikşa gideyim dedi.

Buraya ilk defa geldiğimizde tuktukcular Palolem için 400Rs istemişlerdi. Biz de tavırlarina kıl kaptığımızdan taksiye 600Rs vermiştik. Şimdi de 450 dediler ve aşagı düşmediler. Biz ana caddeye çıktık. Yoldan geçen ilk tuktukçu uzakta durunca, istasyon mafyasından korktugunu anladık ama 500 isteyince anlaşamadık. İkincisi, yani istasyona girerken işaret ettiğim, çıkarken ileride işareti yaptı, çünkü hala istasyon tuktukçularının görüş alanındayız, gittim 400'e tamam dedi. Arzu ile vedalaştık.

Şu an benim Mumbai treninin kalkmasına daha 2 saat var, burada İnternette oyalanıp bekleyeceğim. Yarın sabah Mumbai yani Bombay'da olacağım...

Trende yerim çok iyi. Vagon ortadan iki sınıfa bölünmüş, benim yerde tam ortaya denk geliyor ve karşı tarafta ve yanda kimse yok. Yani 2. sınıf olmasına rağmen 1. sınıf standartlarında. Arzu'ya da aynı vagonu ve yeri verdiklerini hatırlıyorum, burayı turistlere bilinçli verdiklerini düşünüyorum. Konkan Expreste çarşaflar ve battaniye çok temiz ve kaliteli. Öncekilerde temizdi ama bunlar yepyeni. Belki benim şansım. Üst kata da kimse gelmedi. Klima da dondurmuyor.

Ben yerime yerleşmeye çalışırken ağır görünüşlü bir amca geldi, "Ooo kapmışsın kıyak yeri" gibi bir şeyler söyledi. Sanırım boş olsaydı bu 19 numarayı o kapacaktı. Daha sonra kondüktör ile bir şeyler konuştu, ona bir kart gösterdi ve başka bir vagona taşındı. Ama yerimde gözü olanlar bitmedi. Yandan bir kadın geldi, ufak bir çocuğu olduğunu, yerinin üst kat olduğunu, sanırım kocası da benim üstte idi, çocuğun altını temizlemenin falan üstte çok zor olduğunu anlattı. Baktım, orada kalabalık bir aile var, içim ezilerek olmaz dedim. Neyse onlar da kondüktör ile pazarlıklar yapıp başka bir vagona taşındılar. İyi ki onlara hayır demişim, kalabalık aile başladı gürültüye, çoluk çocuk, şarkılar, türküler, dolmalar, sanki pikniğe gelmişler. Gürültücü aile yorulunca seslerini kesti. Koridorun ışığını kapatsam mı diye düşünürken, gürültücü aileden bir kadın geldi ve bir şey demeden başımın üstündeki düğmeden ışığı kapattı. Sanki uyurken odama yabancı biri girmiş gibi oldu.

03 Mart 2009 Salı

Anjuna...

Bugün köyde bir kahvaltıdan sonra şu an bulunduğumuz İnternet kafeye geldik serin serin yazıyoruz. Akşama doğru deniz yaparız. Yarın Anjuna'nun meşhur pazarı var. Odayı bırakıp, pazara bir uğrayacağız. Benim yarın akşama trenim var. Mumbai'ye gidiyorum.

02 Mart 2009 Pazartesi

Arambol

Bu sabah geç bir kahvaltı sonrası günübirlik Arambol'e gidelim dedik. Herkes Anjuna çok turistik, Ruslar charterlarla akın ediyor, kafa dinlemek için Arambol daha sakin, daha otantik falan diyor.

Otobüse binmeden önce köyde bir tur attık, Oxford süpermarkete uğradık. Anjuna'da iki süpermarket ve bu süpermarketlerde bir sürü Avrupa'dan ithal ürün mevcut. Ekmek satılıyor. Bunlar bugüne kadar, Hindistan'da turistik bölgelerde bile görmediğimiz şeyler.

Sonra otobüsle Mapusa'ya geçtik. Yolda Palolem'e giden iki ingiliz kızla muhabbet ettik. Kızlardan birini sırt çantası Arzu'nun geçen sene kullandığının aynısı idi. Bu sene yeğen Şafak onu Arjantin steplerinde parçalamış olmalı. Konu ordan çıktı, Arzu kıza yan bağları nasıl sıkacağını uygulamalı gösterdi.

Mapusa'dan Arambol otobüsüne bindik. Yol garip bir şekilde bize fazla gibi geldi. Sonuçta 15Km bir şey olmalı. Yolda otobüsün lastiği patladı ama lastikciye kadar bir 10 dakika kimse bir şey olmamış gibi davrandı. Lastik değişiminden sonra bir sürü köylerden geçtik. Özellikle öğrenciler bindiler, indiler. Arzu'nun dikkatini köylerine gelen öğrenci kızlardaki "hava" çekti. Hepsinde burunlar havada...

Meğer biz ters yönden giden otobüse binmişiz. Böylece 15 kilometre yolu 2 saatte aldık. Arambol'e varınca kumsala indik. Bir yemek yedik. Etrafa biraz baktık. Açıkcası burayı da pek gözümüz tutmadı. Kumsal daha geniş ve uzun. Deniz dalgalı. Kumsalın etrafında restaurantlar var. Kalacak yerlerin çoğu biraz içeride. Anayol boyunca turistik dükkanlar sıralanmış. Palolem'de, Anjuna'da ve Arambol'de hep aynı ürünler, tibet işleri. Bu ürünlerin çoğu artık uygun fiyatlara Türkiye'de de bulunuyor.

Bence Palolem bu ikisinden daha iyi. Kalacak yerler denize yakın ve ucuz. Deniz sakin. En önemlisi gece serin ve nem yok, rahat uyunuyor. Goa'ya gelecek olanlar öncelikle burayı düşünsünler. Elbette daha ıssız ve bakir yerler var. Palolem'de bu denge de şimdilik iyi durumda...

Dönüşte, gelişte ki hatayı yapmayıp bir saatte giden otobüse bindik. Arkamıza bir çift oturdu. İspanyol sandık ama Yunanlı çıktılar. Hemen koyu bir sohbet başladı. Özellikle yemek mevzu ve gezme anlayışı konusunda. Onlar, benim, hafta sonu bineceğim trenle Mumbai'ye gidiyorlar, oradan Delhi'ye kadar bir 20 günleri daha varmış. Bize hiç Yunanistan'a gittiniz mi dediler, onlarda Dünyayı gezmişler hiç Türkiye'ye gelmemişler. Heme bunun bir utanç vesilesi olduğu konusunda anlaştık ve onları kısa zamanda İstanbul'da görmek istediğimizi belirttik. Adresler alındı verildi. Ayrılırken erkek olan, "valla yolculuk falan bırak bıkkındım, sizlerde şu konuşmadan sonra tüm gezme enerjim yerine geldi" dedi.

Akşam hava kararırken Anjuna'ya döndük. Yani 15 kilometre ötedeki Arambol'e gidiş dönüş tam 7 saat sürdü. Akşam süpermarketten alış veriş yaptık. Deniz kerarında Janet&Jonh's da canlı müzik vardı. Burada rock tarzı hemen bitişikte Little LiliPut'ta ise tekno... Rakabet hat safhada idi. Bu arada bikinili gibi bir kız mikrofona geldi, "birileri bana fahişle dedi, evet fahişeyim çünkü ispanyolum" gibi bir şeyler söyledi. Gitti milletin önünde erotik danslar yapmaya başladı. Hintli bir kadın kalktı kıza bir yumruk geçirdi. Mekanın sahbi olduğunu sandığımız biri, mikrofondan "insanlar burda uyuşturucu kullanıyor sonra da ne yaptığını bilmiyor, bakın ben alkol alıyorum, sizde alkol alın" deyince, müzik yapanlardan biri "uyuşturucu almazsam burda ne işim var" dedi. Bu arada kimse kızla ilgilenmedi, yerden kalktı ve gitti. Daha sonra mekandaki tüm bir sürü yabancı, yumruk atan kadının masasında toplandı. Bu ekip geceye doğru havai fişeklerde bir gencin yaş gününü kutladı. Ben kıza o eleman vurdu zannetmiştim, Arzu kadının vurduğunu görmüş. Biz de bu arada 250Rs'e açık büfe olduğunu unuttuğumuzdan Arambol'de yemiştik. Sadece birer bira içip hemen iki bina arkada olan kaldığımız yere döndük. Zaten plaja inmek için bu Janet ve Johns'un içinden geçmemiz gerekiyor.

01 Mart 2009 Pazar

Anjuna'ya varış

Dün Hampi'den belediye otobüsü ile Hospet'e geçtik, biraz yürüdükten sonra otobüsün kalkacağı Ganesh Travel'in yol üstündeki ofisini bulduk. Bileti Ganesh Travelden almış, bir de bunu deneyelim demiştik, meğer Ganesh ile Island aynı şirketmiş. Böylece Paulo'nun rakibi Island Travel'i denemiş olduk. İkisi arasında pek fark yok. Bileti satan acentadan otobüs Mapusa'ya kadar gidecek dediler ama Hospet'de Panjim'in son durak olduğunu öğrendik. Burası Hindistan, yapacak bir şey yok. Bir de ikisi arası otobüsle 8Rs diye akıl verdiler. Evet belediye otobüsü ucuzdan öte bedava ama sorun sırt çantalarıyla o otobüslere binmek.

Geldiğimiz otobüs tamamen yataklı. Otobüsü profil ve kontraplaklarla kabinlere bölmüşler. Böylece ikisi tekli yatak, toplam 38 yolcu gayet rahat sığıyor. Eğer çift olarak seyahat edilmiyorsa ve tekli de yer yoksa bir japonla yatan almanın dediği gibi "karım değil ama efendi bir tip" gibi durumlar olabilir. Paulo'dan koltuklu seyahat sıkıntılı olsa da başkasıyla yatmak istemeyenler için çözüm olabilir.

Bizim yerimiz en arkada. Numaraların yazmaması dolayısıyla Arzu son anda uyanıklık yapıp, üst katı alt katla değiştirdi. Ona rağmen her kasiste on santim havaya zıplayarak yolculuğumuzu tamamladık. Her şeye rağmen bu yollarda yatarak otobüste gitmek insanı daha az yoruyor.

18.30'da hareket eden otobüs bugün 11.00'da Panjim'e vardı, yani yaklaşık 300Km'lik yolu tam 16 buçuk saatte aldık. Panjim'de yine yol yorgunluğu nedeniyle taksilerle pazarlığa tutuştuk, 300Rs'e bizi Anjuna'ya götürecek biriyle anlaştık.

Anjuna'ya varınca bir şeyler yedikten sonra Yaşar'ın tavsiye ettiği Sea Princess'e doğru yollandık. Bu yer plajın öbür ucundaymış, sırt çantaları ile öğle sıcağında 15 dakika güzel bir yürüyüş oldu. Sea Princess'de tek oda kalmış. Pazarlıkla 500'e anlaştık odamıza yerleştik. Oda geniş ve temiz. Banyo camından fare girdiğine dair işaretler var. Hemen camı kapattırdık. Duş alıp bütün yolun tozunu toprağını temizledikten sonra plaja indik.

Anjuna, doğrusunu söylemek gerekirse bize pek bir zavallı gözüktü. Dünyanın her tarafından herkesin akın ettiği meşhur Anjuna bu mu? dedik. Plaj olarak Palolem'in yarısı. Bir kaç yerde gümbür gümbür Goa Trance çalıyor. O kadar da kalabalık değil. Öyle bir rus ve israilli istilası gözükmüyor. Kumsal dar ve deniz hemen derinleşiyor. Dalgalar nedeniyle rahatça yüzmek hemen hemen imkansız. Sonuçta geldik kalacağız ama burası deniz, kum ve güneş için pek öyle matah bir yer değil. Buraya gelenler daha çok partiler ve kafayı bulmak için geliyorlar. Gerçi partiler yasak ama bir şekilde göz yumuluyor. Zaten köye adımımızı attık, ilk karşımıza "benim adım Kaan, Afganım, esrar, extasi, marijuana, ıvız zıvır" diyen biri çıktı. Adama "No" dedik, arkadan "korkmayın, burda bir şey olmaz" diye bağırmaya başladı. Birde köy ile plaj arasında mesafe var. Buraya gelenler bir oda ya da sezonluk ev kiralamanın yanında bir de motosiklet kiralıyorlar. Yoksa başka türlü hareket etmek oldukça zor. Benim gibi bisiklet ve motosiklet özürlülere göre bir yer değil. Sigara bile içmediğime göre, hiç değil....

28 Şubat 2009 Cumartesi

Hampi

İnternet kafelerde yazmaya başlamadan önce bilgisayara Türkçe klavyeyi tanıtıyorum. Bu sefer dil ayarlarını açtığımda Türkçe hazırdı. Genellikle İbranice ile karşılaşıyorum. Bazı İnternet kafelerde İbranice klavye var. Bunun anlamı yakın bir zamanda bu yazdığım bilgisayarı bir Türk kullanmış. Belki de Palolem'de bizden önce kalan ve Hampi'ye gideceğini söyleyen Çağdaş isimli kişidir. Ona birde Palolem'de bıraktığı kitap için teşekkür ediyorum.

Bu sabah saat 9'da odayı boşalttık. Sırt çantalarını terasa koyduk ve bir kahvaltıdan sonra Hampi'yi tanımak için yollara düştük. Dün yazmadım. Kaldığımız yerin adı Suresh. Sıcak su var ama ayrı bir musluktan akıyor. Yani burada her otelde bulunan kova ve maşraba ikilisini kullanmak zorunda kaldık. Bu kovalar çamaşır yıkamak için falan bayağı işe yarıyor.

Hampi, Karnataka eyaletinde Hospet şehri yakınlarında ufak bir köy. Hampi ve çevresi dev kayalıklarla ve granit kayalardan yapılmış tapınaklarla çevrilmiş. Bu nedenle Hindular için bir hac yeri. Gördüğümüz kadarı ile hac için gelen toplulukların otobüslerini köy içine sokmuyorlar. Biraz dışarıda bir alan ayırmışlar. İnsanlar orada çoluk çocuk, oturuyorlar, piknik tüplerde "nan" pişiriyorlar. Nan, gözlemeye, daha doğrusu İç Anadoludaki adıyla çevirmeye benziyor. İçine peynir falan koyulup aynen gözleme gibi de yapılıyor.

Sabah 250Rs'ye bir rikşa ile anlaşıp çevredeki tapınakları ve arkeolojik alanları gezdik. Yakın tapınakları dün gezmiştik. İlk önce bir cami kalıntısında durduk. Daha sonra girişi 250Rs olan... Şu an İnternet kafeye bir inek girdi, ortalık karıştı.... Neyse yazmaya devam. İkinci ziyaret yeri Lotus Mahal, Fil ahırları ve tapınaklarım bulunduğu alan. Bu biletle daha sonra kuzeyde olan Vithala tapınağına da giriliyor. Devamında, bir kaç tapınağı da ziyaret ettikten sonra hayli ilginç bir yapı olan Kraliçenin Hamamını'da gördük. Son ziyaret Vithala Tapınağı oldu.

Hampi ve çevresi Kapadokya, Tayland-Ayutthaya, Kamboçya-Angor Wat tarzı, geniş alana yayılmış gezilesi yerlerden oluşuyor. Hızlı ziyaret bir günde yapılabilir. Ya da bu sakin köyde bir kaç gün kalınıp, bir bisiklet ya da motorla çevre detaylı bir şekilde gezilebilir. Bence, fotoğraf meraklıları bir kaç gün kalmalılar. Tapınakların çoğu sabahleyin iyi ışık alıyor. Bazıları da gün batımında iyi görüntü veriyor.

Tapınakları gezdik. Nehrin karşı tarafına geçmedik. Orada da vardı bir şeyler. Şimdi saat 14.30 İnternet Kafe'deyiz. Saat 17'de belediye otobüsü ile Hospet'e gideceğiz. Hospet'ten 18.30'da Goa otobüsü kalkıyor. Bir sonraki durak Anjuna olacak. Yeniden plaja dönüyoruz. Burası özellikle öğlen oldukca sıcak. Dün gece sıcak yaptı, telle koruması olduğundan pencereyi açtık. Oysa dün öğlen oda oldukça serindi.

Burada bol bol limca içiyoruz. Coca Cola'nın lime'den yapılmış gazozu.

Hampi'de damlarda maymunlar var ama diğer şehirlerde bolca bulunan kargalar fazla yok. Hindistan tam bir kargalar cenneti. Bilmiyorum daha önce yazdım mı...

27 Şubat 2009 Cuma

Hampi, ilk gün

Bugün Palolem'de son günümüz. Yine deniz, kumsal ile akşamı yaptık. Otobüs gece olduğu için odayı öğlen terk etmedik. Sonuçta 10TL kadar bir şey ödüyoruz. Akşam tanıdıklarla vedalaştıktan sonra 50Rs verip bir tuktuk ile Cahudi'ye geçtik. Bizden önce gelip bekleyenler var. O sırada bir şey oldu, bizim gibi otobüs bekleyen bir gencin etrafında toplandılar, kız arkadaşı panik halinde ağlıyor. Yerde cep telefonu ışığında bir şey arıyorlar. Sordum, elemanın dişi düşmüş. Bende fener var. Yardım ettim ama dişi bulamadık. O sırada polisler ambulans çağırdılar. Dişini kaybeden çocuk ve arkadaşları doluşup gittiler.

Otobüs gecikince herkesde bir gerginlik oldu. Sonunda Paulo turdan bir otobüs geldi ama bizi almadan gitti. Otobüs bugüne kadar Hindistan'da gördüğüm en temiz, gerçek bir otobüs idi. Bize de böyle bir otobüs düşer mi diye sevindik ama daha sonra gelen Island turun Hampi otobüsü beklentilerimizi daha gerçekci hale getirdi. Sonra Paulo turun Manglore otobüsü geldi, herhalde bundan kötü olamaz diye düşündük. En sonunda 21.15'de gelip 21.45'de kalkacağı söylenen otobüs 22.10'da geldi ve evet ondan az biraz iyi gibiydi.

Internet'te ve LP yorumlarında yatarak gitmenin pek rahat olmadığını okumuştuk ama oturarak gitmek ondan kötü çıktı. Otobüs önce 2 saat güneye gitti. Goa eyaletinden Karnataka eyaletine sınır geçişinde polis otobüse girdi, el feneriyle milleti kontrol etti. Daha sonra Ankola denilen bir yerde bir restauranta durduk. Island turun otobüsüne yolcular verip yolcular aldık. Yarım saat sonra tam yola çıkacakken, şoför karnımı doyuracağım diyerek gitti. Millet otobüse binmişti, öyle bir yarım saat kadar daha bekledik. Bunları niye mi yazıyorum, 250Km'lik yolu nasıl 12 saatte gittiğimizi anlamanız için...

Bu arada dikkatimi çeken, mola yeri toz toprak, otobüs yolcusu avrupalı bazı hatunlar çıplak ayakla ortalarda dolanıyorlar. Neyse ki tuvalate giderken birilerinin terliğini alıyorlar. Gecenin yarısı, börtüsü var, böceği var, bir de ortalık tüküren hintlilerle dolu. Bir tanesi de kirli bir bardakla almış çayını, oturmuş yere, ne suya güvenilir, ne oturulan yere. Ne zannediyorlar ki, Londra'nın hijyen parklarında olduklarını mı?... Tamam hijyen olayını abartmamak lazım ama tersini de abartmamak lazım, diye düşünüyorum...

Bu arada elektrik kesiliyor. Hindistan da elektrik kesintileri olağan bir olay. O nedenle Eminönü'nden 2TL'ye aldığım el feneri bayağı işimize yaradı. Buralarda böyle şeylerve ve pil pek bulunmuyor.

Sabah güneş doğarken otobüs duruyor. Etrafda köy falan yok. Şoför arkadaş önce çalıların arasında büyük hacetini yapıyor, bu arada diş fırçası ağzında. Sonra derin "harrk tuu"larla boğazını temizliyor. Biz otobüste bekliyoruz. 10 dakika kadar sonra yola devam ediyoruz. Once Hospet'e varıyoruz, bir mola verdikten sonra Hampi'ye 12 saat sonra varıyoruz. Otobüs Hospet'te anutçuların saldırısına uğruyor. Hampi'ye gelince aynı anutçular bizi tuk tuk'la takip edip yine otobüsü sarıyorlar. Şoför arkadaşta bizi garajda indirmekten vaz geçip biraz ötedeki polis karakolunun kapısında duruyor. Rahatça otobüsü boşaltıyoruz. Anutçular bir 20m mesafede bizi bekliyorlar.

Hampi'ye girerken tapınaklar görülüyor, burası ilginç bir yere benziyor. Özellikle sütunlü, eski yunan tarzı tapınaklar ilk bakışta ilgi çekiyor. Büyük İskender'den dolayı bir etkilenme var mı bilmiyorum, araştırmak lazım.

Anutçıları geçtikten sonra bizi bir amca yakalıyor. 250Rs deyince olay ilgimi çekiyor. Odasına bakıyoruz. Ben kalırdım ama Arzu diğerlerini de görmek istiyor. Sonra ben bir şeyler içerken Arzu bir yer buluyor 500Rs. Sıcak su var ama ayrı muslukta. Bir de terası var. Nehire yakın. Bence ikisi arasında öyle pek fark yok ama, burada kalıyoruz. Bir de ertesi gün saat 9'da odayı boşaltmamız lazım. Burada Hampi'de gelenek böyle. Neyse adamla biraz tartıştıktan sonra bir saat uzatma alıyoruz.

Daha sonra köyü dolaşırken ara sokaklarda bir sürü guesthouse gördük. Bunlar LP'de yazmıyordu. Yani buraya gelenler acele etmesinler, seçenek çok. Bir de bir sürü insan nehrin öbür tarafına geçti. Orası sakin ama gece sandal yok. Köprü de yok. Yani biraz problemli. Ama kafa dinlemek için daha iyi diyorlar.

Sonra biraz dinlendikten sonra köyü dolaştık. Bir düğün gördük. Roman düğünlerine benziyordu. Müzikte dahil. Yakında bulunan tapınakları gezdik. Hepsi bir buçuk saat sürdü. Etrafta maymunlar var ama pek yanaşmıyorlar. Çatılarda dolaşıp milletin deposundan su içiyorlar. Yani bunu gördüm. Biz de o suda banyo yapıyoruz...

Yarın akşama Goa'ya dönüş için bilet aldık. Bir 100 daha verip, yani 700Rs'e yataklıyı tercih ettik. Şirketi de değiştirdik. Ganesh ile döneceğiz. Böylece Paulo mu, Ganesh mi sorusunun yanıtını yakında vereceğiz.

26 Şubat 2009 Perşembe

Palolem'de altıncı ve son gün

Güne Nepalli garsonun THY uçağının düştüğünü haber veren gazeteyi bize uzatması ile başladık. Bir diğer gazete de yine ilk haber olmuştu. Dün tanıştığımız iki fransız kız, biri arap asıllı olacak kıvırcık saçlı ve adı Samira, buraya THY ile gelmişler ve Paris Mumbai uçuşu için 400 Euro ödemişler. İkisi de çok güzel ispanyolca konuşuyor. Samira bir haftalığına gelmiş. Aurelia ise kuzeye devam edecek, o nedenle bizden epey tüyo aldı.

Yine deniz ve kahvaltı olayından sonra İnternet kafeye geldim. Akşama buradan ayrılıp Hampi'ye gidiyoruz. Otobüs saat 21.30'da Chaudi'de olacak. Oradan bir 10 saat sürecek yolculuk bizi bekliyor.

25 Şubat 2009 Çarşamba

Palolem'de beşinci gün

Bugünde deniz, kum ve güneş üçlüsü ile geçiyor. İlginç bir durum yok yani...

Akşam Hampi için otobüs bileti aldık. Hampi'ye giden iki şirket varmış ama bütün acentalar Paulo Travels'ın otobüsünü satıyor, Galiba herkes de onu satın alıyor. Fiyatlar ise hepsinde aynı, klimasız otobüslerde, oturarak 600Rs, yatarak 700Rs. İnternet'ten bulduğumuz yorumlar, Hindistan yollarında yatarak gitmenin pek rahat olmadığı yönünde oldu. Bu nedenle seeter/oturarak Hampi biletini Bliss diye bir acentadan aldık. Paulo Travels'in İnternet sayfasında fiyatlar bir 150Rs daha düşük ama biletleri nerden nasıl alırız bir bilgi yok, mail atın yazıyor, attık ama bir yanıt gelmedi. Ayrıca sayfada klimalı otobüs fiyatları da var ama sorduğumuz tüm acentalar klimalı otobüs olmadığını kesin bir şekilde söylediler. Artık gerçeği otobüse bindiğimizde öğreneceğiz. Yaşar Mumbai'den gelirken aynı otobüste bulunanlar 600Rs'den 1000Rs'e kadar çeşitli bilet fiyatları ödemişler.

Buralarda dolar falan bozdururken bir kaç yere sormak gerekiyor. Sorduğum ilk yer 47Rs verdi. İkinci yer olan Bliss 48.5 verince otobüs biletlerini de oradan aldık. Böylece biletin bir 150Rs'i kurtulmuş oldu.

Otobüsler 3Km ötedeki Chaudi şehrinden geçiyor, biz oraya kadar rikşa ile gideceğiz. Chaui, Conacana vilayetinin il merkezi. Yani Kocaeli-İzmit gibi. Biz bunu anlayana kadar 3 gün geçti. Tren istasyonu "Conacana" diye geçiyor. Şu an bulunduğumuz plajın olduğu Palolem ise Chaudi'nin bir köyü.

24 Şubat 2009 Salı

Palolem'de dördüncü gün

Sabah deniz, öğlen İnternet, akşam deniz, ve sonra yemek... Palalem plajında devam... Hayat zor burda be...

23 Şubat 2009 Pazartesi

Palolem'de üçüncü gün

Yine saat onda Yaşar ile batı ucunda deniz yaptık. Sonra dünkü yerde bol Goa ekmekli kahvaltımızı tamaladı. Ve köyde iki tur attık. Bu arada Greek Souvlaki bir yere gittik. Yaşar buranın kahvesi iyidir dedi. Plajdan ana caddeye varıyorsun, sola dönüyorsun işte orada. Menüyü aldık. Greek Salad, Nicosia Salad vesaire, Aaa, hayret nidası "Turkish Cafe" yazıyor, sonra Turkish Guvech de var.

Ben bir türk kahvesi söyledim, kocaman bir bardak geldi, üstelik sade... Garson şekeri siz atıyorsunuz dedi. Tat olarak fena değildi. Arzu buzlu bir limonata içti, süperdi. Sonradan öğrendik, su ve buz için şişe su kullanıyorlarmış. Yoksa o kadar buzdan sonra yoğun bir ishal durumu garanti idi.

Öğleden sonra deniz ve akşam yürüyüşünden sonra, akşam yemeği için Greek Souvlaki'nin yolunu tuttuk. Çünkü, öğlen, akşama kuzu şiş var demişlerdi. Mekana vardık. Uzun saçlı biri ızgaranın başında, bir hatunda ona yardım ediyor. Adama "bir dakika bakar mısın?" dedim. "Izgarada meşgulum, soruları hatuna sor" dedi. Ama ben, ısrar ettim ve "veraryufrom" dedim. "Greek" dedi, ben de "I'm Turkish" dedim. Döndü elini uzattı ve Türkçe "Kardaş" dedi. Böylece bir defa daha Ecevit'in "Gurbet elde anlarsın Yunanlı ile kardeş olduğunu" dizeleri uzaktan bir yerden, derin derin duyulmaya başladı. Bir defa daha diyorum, benzer bir olayda geçen sene Koh Lanta adasında olmuştu.

Bu arada Greek Souvlaki'de şifresiz, bedava, wi-fi İnternet var. Bu Hindistan'da bir ilk. Bir de Varkala'da bulduk ama İnternet Kafe'de paralı idi.

Arzu bir kuzu dürüm, ama bir dürüm doyuruyor. Cacığı ayrı isteyince bir güzellik yapıp zeytin koymuşlar. Ben "Paneer" istedim. Ne bu dedim ve olayı anladık. Yani İngilizce okuyunca "Peynir". Bir de greek salata... Arzu aylar sonra ilk defa gerçek et yedim, Yaşar da, tamam dürüm falan ama, insan alıştığı tadı bulunca kokusundan doyuyor diyerek geceyi tamamladık. Yaşar ertesi gün erkenden Anjuna'ya gidiyor. Aslında bugün gidecekti ama bizi bulunca bir gün daha kaldı.

Bu arada öğlen Arzu, Kuzey yeğenimin doğduğu haberini getirdi. Hoşgeldin bebek diyorum!...

22 Şubat 2009 Pazar

Palolem'de ikinci gün

Palolem Plajı genellikle sakinlik arayanların tercih ettikleri bir yer. Elbette Goa'da daha sakin koylar da var. Palolem'de de ara sıra meşhur "Goa Party"leri düzenleniyor. Ama ortam Anjuna gibi değil. Anjuna dediklerine göre ruslar ve israilliler tarafından işgal edilmiş durumda. Deniz güzel, geceleri serin. İlk gün odayı alınca "eyvah" dedim yine uyku yok. Öbür baktığım yerler daha serine benziyordu. Ama Yaşar, göreceksiniz gece serin olacak, hatta soğuk bile yapacak dedi. Ve dediği de oldu. Uykusuz geçen saunalı gecelerden sonra burada derin bir uyku çektik.

Bu sabah 10-12 arası Yaşar ile buluşup bir deniz yaptık, sonra Arzu geldi ve plajın en batı ucundaki restauranta güzel bir kahvaltı yaptık. Tandırda yapılmış Goa ekmeği muhteşem ve sadece burada var. Öğlen sonrası sıcağı, İnternet ve kitap ile geçti. Akşama doğru yeniden deniz. Güneş batarken de plajı batıdan doğuya ve sonra geriye arşınlama ile günü bitirip akşam yemeğine hazır hale geldik. Bu Yaşar'ın burada 15 gündür uyguladığı "program"...

Akşam galiba yine batı tarafında kumsalda bir yerde yemek yedik. İsmi galiba Banyan, ya da onun yanı. Ben ilk defa yoğurt soslu Tika dedikleri şeyin balıklısını denedim. Arzu'da deniz ürünlerini dumanları ile gelen "Sizzler" dedikleri, güveç türü, bir şekilde istedi. İkisi de leziz ve doyrucu, üstelik düne göre oldukca ucuz idi.